12 Oca 2016

Amaçsız Öğrenci İle Ne Yapılır

11. sınıflar, merakları ölmüş, yaşlılar. Amaçları yok. 25 kişiler, 20'si sınıfta. Aslında sadece 4'ü burada, uyanık..

Sınıfa girdiğinizde bir zifiri karanlıkla karşılaşıyorsunuz, göz gözü görmüyor. Kapı kapalı çıt çıkmıyor. İçeride insan silüetleri ışığı yakınca kafaları gömülü, kimi uyuyor ciddi ciddi. Kimisi uykulu yüzlerinde çantalarının izleri..

Sınıfa girdim. Işığı açtım, bekledim, hepsini ayağa kaldırdım. Oturmalarıyla beraber eski pozisyonlarını aldılar. 10 dakikayı aşkın konuşmadan masamda oturdum, onlarda konuşmadan sıralarında oturdular. Kafalar masaya düşmeye başladı, dört beş kişi hariç. Onlarda merak kırıntısı var, belkide lider-önder meziyeti. Kim uyumaya alıştırdı, eğitimli atlar gibiler.

Bir ikisi sıkıldı. Soru sordu. Branşım ne, neden konuşmuyorum? Konuşabileceklerini, hatta kendi aralarında bile konuşabileceklerini belirttim. Heyecanım doruk noktada. Kızsam mı, ani bir çıkış ilgi toplar mı, enerjim yetecek mi? Enerjiyi sömüren bir yapıları var. 11 kişi artık kendi arasında konuşuyor. 9'u hala uyuyor. 

Aralarındaki muhabbet belli, araba. "Hayattaki bütün amacın bu değil mi oğlum senin, bir hurma bahçesi değil mi?", "120bine satılıyor..", "..kimse arabasını..", "...15bin yazalım, hiç sorun yok yazdım"

Hala kimse benimle ilgilenmiyor. Garip. Bende onlarla ilgilenmeyeceğim, küstüm :)

Bir sayfadan diğerine geçerken yazmak eden bu kadar zor. Tuvalet kağıdına yazmalı, şöyle 4 katlı yıpranmayıp onlarca bozuk para taşıyanlarından..

Neden kimse sormuyor ne yazıyorum diye. Ne çok örselenmiş bunlar. Neden onlarla aramda bu denli sınır var. Kim kuracak köprüleri? Yemek yemek, yemek kuracak. Efendim s.a.s. izinden, yolundan..

"Mustafa gel, kantinde ufak çikolatalardan var mı, şu parmak kadar olanlardan..", "Bilmiyorum hocam.", "Canım çekti, hadi git bize al gel.", "Hepimize mi(?)", "Hepimize, ama pahalı olmasın, kendi paran gibi harca.."

Bakalın ne olacak? Biyoloji ne, öğrenci ne? Bunlar talebe değil ki, öğrenmeleri beklenen birer makine. Fakat bozuk. Ancak sevgi düzeltir. Benim sevgim, asla. Onların sevgisi, beni severlerse onlar düzelir. Sevmekten korkuyorlar, korku, yalnız Allah'tan olmalı..

Mustafa daha gelmedi, ah işte geldi. "Alah razı olsun hoca, sağolun.." Ne kadar kuru. Olsun, inşallah razıdır. Beni bir "metro" ile mi sevecekler? Bir anda değil. Metro burada daha mı lezzetli? Kahvaltı yapmadım ondan.

Yemiyorlar arkadaş, "Yesenize oğlum." Komut bekliyorlar. Kafaları zehir gibi, ama kulanmıyorlar. Bilindik veli mazereti.

Yeni sayfa ve hala kimse ne yazıyorsun diye sormadı. İnsanın iki evladı olunca öğrencilerine bile veli oluyor. "Baba öğretmen olmayın!.." diyen bir müdürüm vardı. Bu zamanki babalardan zaten olmam " Ne yaparsa yapsın çocuğu haklı olanlardan..". Ama değil mi bunlar da bir babanın evladı. 

Biri elindeki ambalaj kağıdını çöpe atıyor. Allahım!! Bu eğitilmiş. "Bunuda atar mısın?" Ambalajın bir ucunu tutuyor, diğer ucu bende bırakmadım. Şaşırdı. "Adın ne senin?", "Deniz", "Deniz mi?". Çöpü attı, geri döndü. "Enes hocam", hafif kekeme farketmemişim. Benden bir şey istiyor. "Hocam su alabilir miyim?", "Eee seni gönderirsem hepsi izin ister, banada alırsan olur. Su ne kadar bir riyal mi?" başını sallıyor "Evet", "Hadi bakalım.."

Biri daha geliyor..
"Lavaboya gidebilir miyim?", "Hayır olmaz, adın ne?", "Hakan" çöpe ambalajını attı. Biri daha attı. Üç kişi oldu. 

Biri ayağa kalktı, boş boş geziyor, ilgi çekecek. Biri daha ayakta iki kişi oldular.

Enes geldi, suyum elinde. Arkadaşça bir serlik var Enes'e karşı, gerçi diğerleri arasında da aynı sertlik söz konusu, yanlız bir tık fazla. Erkek olduklarını babaları gibi davranarak gösterecekler. Sert, keskin köşeli ve argo konuşarak..

Uyuyan sayısı dörde indi, 16 kişi kazandık. Benim kazancım konuşmadan bir kabul yaşanması, fakat hala beni umursamıyorlar, yada -mış gibi davranıyorlar. Yani sevmiyorlar, okulu, beni. Kızgınlar mı, hayır sadece ruhsuz. Acaba kalksam bağırsam. Bir anda masaya iki elimin avuç içiyle vursam, sandalyeyi seslice arkaya itip "Hey! Buradayım." desem. Olmaz, yeri değil. Plan bu değil. Bu yöntem bu gençlere uymaz, amaçları dolayısıyla kaybedecekleri birşey yok..

Sınıftaki guruplar; ikili iki adet, üçlü, dörtlü ve beşli guruplar olmak üzere 16 kişi birbirleriyle ilişki halinde. Bunlarla maç falan yapmalı. Ah işte futbol sevmem ki! Masa tenisi, bak işte bu olur. Sorsam mı? Muhabbetlerini bozayım, araya "Gökhan Töre" girdi, arkadaş sevmiyorum bu sömürge sporlarını. Neyse tatsız kaçacak sormak, konuşmak. Hareket etmeli, sıra aralarına mı geçeyim? Biri sanırım ismi Mansur'du, üstündeki hırkayı çıkardı. Onay davranışı, bende hırkamı çıkardım, ufak bir göz teması "Haklısın sıcak oldu." iması.

Benden yazar olurdu. Şu sağ elim bu denli çabuk yorulmasa yazımı bir başkası rahat okuyabilse idi. İşin yoksa klavyede temize geç. Yaz, yaz kenara at. 

Bu sınıfın sorun seviyesi, eksilerde. Dokunmazsan hareket etmeyen solucanlar gibi. Elleme rahat et diyorlar.. 

Acayip. Merak ediyorum, hiç ders işlemesem, kılık kıyafet, oturuş kalkışıma dikkat etsem, yazı yazsam, dinlesem. Öğretmesem eğitsem, daha mı faydalı olurum. Bir saat oldu, söylemedim. Okulda ilk iki dersi blok işliyoruz, ve hala dördü uyuyor. 

Görüyorum, ikili guruplardan biri telefon açmış, sağa sola kaydırıyorlar. 

Bayram geliyor, tabi ismini sonradan öğrendim. Ağır ağır vücudu yaşlı ağaçlar gibi bir yana yatık. Anladım. Acındıracak izin isteyecek. "Lavaboya gidebilir miyim?" 
"Şimdi sen böyle geldin ve benden izin istedin ya.. Ben de seni dışarı yollamıyorum." Şaşırdı, anlamadı. "Hayır dışarı çıkmak yok, adın ne senin?", "Bayram", "Benim de dedemin adı, güzel, hadi geç bakalım yerine."

İşte sınıftan ses gelmeye başladı, ölü sessizliğinden. Ruhu ölmüş kalabalıktan kat kat iyi.

Gelelim tek kaldı Enes. Bak bu işe canım sıkıldı. Enes'i yanıma çağırdım. Notunu sordum -80,85-. Eften püften, zaman doldu. Zil çalınca çıkmak için izin istediler, verdim. Çıktık. Garipti..

1 yorum: